Yaşayan Efsane 50 Bölüm

Kelime Sayısı:713

50 Bölüm

 

Kadran ve Gogallar

 

Yürüyordu ve düşünüyordu fakat dikkatini etrafa vermeyi de unutmuyordu. Tepeden aşağıya dikkatlice iniyordu vadiye kadar yuvarlanmak son isteyeceği şeylerden bir tanesiydi. Borla gogallar hakkında iç çarpıcı bilgiler vermemişti zayıf noktalarını bile söylememişti. Birkaç bilgi kırıntısı ile savaşacak ve savaşırken kendisi öğrenecekti tabi o kadar uzun yaşarsa. Nasıl saldıracağını düşünmeden edemiyordu fakat bir anda düşünmeyi bıraktı. Onlara yeterince yaklaşana kadar düşünmemeye karar verdi.  Aşağıya doğru indikçe kayalıklara saklanarak gidiyordu. Onlara biraz daha yaklaştı en iyisi uzaktan okla saldırmaktı. Yayını eline aldı ve okunu sadağından çıkardı.  İyice gerdirdi ve bıraktı. Ok Gogallardan bir tanesinin yanağından içeriye girmişti. Bütün Gogallar okun nereden geldiğini anlamaya çalışırken Kadran kayalıkların arasına saklanmıştı.

Yerini değiştirme zamanı gelmişti. Ses çıkarmadan hareket etmeye çalışıyordu. Gogallar ise bağırıyordu, ok isabet ettirdiği Gogal ölümcül yara almışa benzemiyordu oku kırıp yanağından çıkardı. Gogallar etrafa dağılmışlar ok atanın kim olduğunu bulmaya çalışıyorlardı ara sıra kaya parçalarını kaldırıp altına bakıyordu. Kadran ilk ok attığı yerden yeterince uzaklaştığını inanarak ikinci okunu ayarladı ilk ok attığı Gogal’a bir tane daha denk getirmek istiyordu. Kayalıkların arasında gözleri o Gogal’ı buldu. Okunu çıkardı yayını gerdi ve bıraktı. Ok bu sever göğsüne isabet etmişti.  O sırada ona yakın olan gogal ellerine altığı kayayı Kadran’ın üzerine fırlattı.  Hızlıca kaçmaya çalıştı fakat ayağı takılarak kendini yerde buldu. Gelen kayadan kurtulmayı başardı yaralanmıştı, sol ayağı ağrıyordu. Ayağa kalktı Gogallar onun yerini tespit etmişti. Hızlıca ona gelmeye çalışıyordu.  Kadran kaçmak yerine bir ok daha atmayı denedi.  Üçüncü oku çok beklemeden gönderdi ama isabet ettiremedi Gogal kollarını ile bedenini korumayı başarmıştı. Dış derisi çok sertti ok çarptığı gibi kırılmıştı. Kırığı yoktu biraz ovaladı daha iyi yürüyebilirdi. Aniden başını aşağıya eğip kayaların arasına saklandı o sırada bir kaya daha üzerinden geçip gitmişti. Bu sefer ok atma işini daha hızlı yapacaktı. Kayalardan çıktı ve dördüncü okunu attı. Hep aynı Gogala atıyordu. Gogal bu sefer kendisini koruyamadı ve ok göğsüne saplanmıştı. Yavaşladı ve kendini kayaya yasladı. Oldukça kan kaybetmişti yanına bir gogal gelmişti diğer ikisi ise Kadran’ın peşine düşmüştü.  Kayanın üzerine çıktı ve son bir ok daha attı. Attığı oktan gogal korunmayı başarmıştı. Gogal ellerini açtığında karşısında Kadran’ı görmüştü. Kadran onun karnına kılıcını sokmuştu.

Gogal onun yüzünü parçalamak istedi. Hızlıca geri çekilmişti.  Elini boşa savurmuş oldu.  Kadran etrafına baktığında Gogallar onun etrafını çevirmişti. Üçüncü Gogalda gelmişti. Kadran gözlerini diğerini aradı fakat önündeki Gogal görüş açısını engelliyordu. Önce hangisine saldıracağına karar veremiyordu o sırada havaya kaldırılmıştı. Arkadan gelenlerden bir tanesi onu elbisesinden tuttuğu gibi havaya kaldırmıştı.  Kılıcını arkaya doğru sapladı fakat Gogal’ın sert koluna geldiği için ona zarar veremedi. Gogal onu kaldırıp attı. Kadran kayalara çarptı ve yere düştü. Kılıcını kaybetmişti ayağa kalkamadı bile. Başını güçlükle kaldırdı başından gelen kanları eli ile sildi. Birkaç kemiği kırılmıştı tam olarak hangi kemiği kırıldığını anlayamasa da hareket edemiyordu. Güçlükle sırt üstü döndü. Kayalara çarpması ona epey zarar vermişti fakat ölmemişti.  Başına gelen Gogallar birbirlerine baktılar mırıldandılar onun halen yaşadığını gördüklerinde biraz şaşırmışlardı. Onu fırlatan Gogal rasgele değil direk kayağa bilinçli fırlatmış en iyi ihtimalle felç geçirmesini istemişti fakat o bütün şiddeti ile kayalara çarpmasına rağmen yaşıyor ve bazı yerlerini oynatabiliyordu.

Kadran belindeki bıçaklardan bir tanesini almak istedi fakat eline tekme yedi ve ardından Gogal eline bastı.  O sırada bütün Gogallar arkasına baktı arkalarında ihtiyar Borla’yı görmüşlerdi. Bir tanesi onunla ilgilenmek için ilk adımını attı. Borla o kadar hızlı davranmıştı, taşlı arazide kılıcını çektiği gibi kendisine ilk adımını atan Gogalın kafasını koparmıştı.  Onun sıradan bir ihtiyar olmadığını anlamışlardı. Geriye kalan iki Gogal aynı anda saldırıya geçti. Borla ikinci kılıcını geçti. Gogallar kollarıyla ona saldırdı o ise tek bir kılıçla onları durdurmuş diğeri ile karınlarına kesmişti. Gogallar karınlarını tuttular derin yara almışlardı.  Borla verdiği yaraların ne denli büyük olduğunu en az onlar kadar iyi biliyordu. Kılıçlarını kınlarını tekrar soktu. Gogallar ise onun karşısında durmaktan çekilmişti. İki tarafından bir türlü konuşmadan anlaşması gibiydi.

‘’Onların yaşamasına izin verdin?’’ dedi. Borla gülümsedi. ‘’Sana verdiğim görev en az biri ile birebir mücadele etmendi. ‘’ dedi.  Borla Kadran’ı bayıltıp kollarından tutarak sürüklemeye başladı. Onun aldığı darbeyi görmüştü ve anında müdahale etmek istemişti. Ona verdiğini görevin ne derece ölümcül olduğunu biliyordu kayalıklara çarpması ile ölebilirdi o ise hayatta kalmayı başarmıştı. Bu çocuk onu bir şekilde etkilemeyi başarıyordu. Belki kılıçta ve okta iyi olmayabilirdi fakat bedeni aldığı yaralara ve yaşının küçüklüğüne göre inanılmaz dayanıklıydı.

Kayalıklardan biraz kurtulduğunda onu yere yatırdı olduğu yerde tedavi etmek zorundaydı. Kampını buraya kuracaktı.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Yaşayan Efsane 49 Bölüm

Kelime Sayısı:717

49 Bölüm

 

Kılıç Eğitimi

 

Sabah kahvaltısından sonra tarla ile ilgilenilmişti. Borla kendisi geceleri ava çıkıyordu. Kadran dan sadece kılıç talimi ok atma talimi yapmasını istiyordu. Öğlene kadar zıplama, yuvarlanma, düz koşu yapıyordu. Borla eğitim alanına geldiğinde Kadran masanın üzerindeki kılıç ve kalkanı eline almıştı. Borla ‘’Kalkansız dövüşeceksin ama elinde kalkan olacak’’ dediğinde Kadran dediğinden anlamamıştı. Borla tahta kılıcı aldı. Savurmaya başladı birkaç hamlede Kadran’ın elindeki kalkanı düşürmeyi başarmıştı, durdu ve onun yeniden kalkan alması için işaret etti. Kadran bu sefer daha dikkatli davranmaya özen gösterdi fakat ilk seferkinden daha az sürede Borla onun kalkanını yere düşürmüştü. Borla biraz talim yerinde dolaştı. Kadran üçüncü kez kalkanı eline aldı. Bu sefer çok dikkatli olup ona dayanmaya çalışacaktı. Borla yaptığı ilk darbede kalkan elinden düşmüştü.

Sinirlenmişti fakat elinden bir şey gelmediğinin farkında idi. Borla ‘’Odaklan güçlü durmaya çalış’’ dedi.

 

Kadran kalkan yerine eline kılıç aldı ve saldırmaya başladı kılıçlar birbirine değmeden Borla Kadran’ı alt ediyordu. Borla ‘’Yeter!’’ dedi ve tahta kılıcı masanın üzerine bıraktı. Kadran ‘’Biraz daha’’ dediğinde Borla ona baktı Kadran tek kelime dahi etmedi yeterince sinirliydi ne kalkanda ne kılıçta en ufak bir ilerleme kaydedememişti. Siniri geçmeye başladığında yorgun olduğunu ve uykusu gelmeye başladığını hissediyordu. Henüz akşam olmamıştı ve yapılacak işler vardı.  O işlerle meşgul olurken aklında kılıç talimi vardı.

 

 

Yeni bir gün doğduğunda sabah tarla işleri biter bitmez Kadran kılıca sarılmıştı bu sefer kalkan eline almadı. Borla onun karşısına dikildiğinde ona gülümsedi. Ona karşı üstünlük kurabilmek için Kadran bu sefer eline çift kılıç almıştı. İşaret verilmesinin ardından Kadran saldırıya geçti. Elinde iki kılıç olmasının avantajı olsa da rasgele savurması ile bir tanesini bile Borla’ya denk getirememişti. Borla ile onu iyice yorduğuna emin olup saldırdı önce sağ elindeki kılıcı düşürdü. Sonraki saldırısını yaptığında Kadran kendisini savunmuş ve iki kılıç birbirine tokuşmuştu. Bu ilk defa oluyordu, heyecanlanmıştı. Onun bu durumu fazla sürmedi yediği ikinci saldırı da kılıcını elinden düşürmüştü.  Kadran kılıç boynuna dayanmıştı. Bu sefer fazla sinirli değildi iki kılıç kullandığında saldırı gücünün daha fazla arttığını hissetmişti. Borla kılıcı masaya bıraktı.

 

‘’Yemekten sonra bir ağaç kesip gel. Odunluk hazırla iki kılıçla çabuk yorulursun sürekli saldırmayı düşünüyorsan. Biraz savunma yapmayı öğrenmelisin. Yatağın üzerine kitap bırakacağım onu dikkatli oku.’’ Dedi.  Onun dediklerini iyi dinlemişti zira bütün bir daha konuşmayacağını iyi biliyordu. Bazı günler hiç konuşmazdı yanlış yaptığında eline vurulduğu anda anlıyordu.

 

 

Kılıçta bir değişme olduğunu göremiyordu. Her gün daha sıkı çalışıyordu fakat o karşısına geçtiğinde kolayca alt ediliyordu. İki kılıçta saldırmak hoşuna gitmişti. Borla karşısına geçti bu sefer işaret vermeden kılıcını savurdu başlardaki gibi düzensiz savurmuyor başına isabet ettirmeye çalışıyordu. Borla ilk saldırılardan kılıcını kullanmadan kaçıyordu. Kadran daha hızlı ve daha güçlü saldırıyordu. İlk saldırıdan bu yana hiç durmadan saldırması onu yoruyor ve arkadan gelen her saldırısında bir yavaşlama olduğunu kendisi bile fark ediyordu. Borla ileriye bir adım attı ve başına gelen saldırıyı kılıcı ile saldırdı Kadran kılıcı yere düşürdü diğer kılıcı ile saldırırken Borla ondan önce davranıp kılıcı bileğini indirdi ve kılıcın yere düşmesine sebep oldu. Üçüncü hamle ise kılıç Kadran’ın boğazına dayanmıştı. Borla kılıcı masaya bıraktı. ‘’Bugün iyice dinlen yarın yola çıkacağız bir süre buralarda olmayacağız’’ dedi. Kadran ‘’Nereye?’’ diye sordu. Borla cevap vermedi. O gittiğinde Kadran biraz daha talim çalışmaya karar verdi.

 

 

Birkaç günlük yolculuktan sonra Borla’nın bahsettiği vadiye ulaşmışlardı burası çok büyük değildi fakat vadi denilebilecek kadar derindi. Buraya neden geldiklerini bilmiyordu fakat savaş teçhizatı getirmişlerdi. Borla yere yatmıştı. Kadran ‘da yanına yattı. ‘’Şunları görebiliyor musun? Gösterdiğim yere bak. Onlar Gogallar onları öldüreceksin ister aralarına dal ister gizlice öldür ama bir tanesiyle mutlaka birebir kılıç dövüşü yapacaksın. Kambur yaratıklardır ağır ve hantal hareket ederler saldırıları oldukça güçlüdür derileri kalındır. Kılıcını iyi bilemişsindir umarım’’ dedi. Kadran

 

‘’Dört kişi görünüyorlar’’ dedi. Borla ‘’Hadi git yanlış bir şey olursa ölürsün ben bu mesafeden seni kurtarma gibi durumum yok’’ dedi. Kadran ‘’Öleceksem neden kurtardın ki?’’ diye sordu. Borla

 

‘’Bu eğitim evlat benim eğitimlerinde birçok kişi ölür kalanlar ise orduya katılırdı. Şimdi öyle bir şey yok sağ kalmaya çalış’’ dedi. Elini birkaç kez Kadran’ın sırtına vurdu. Kadran yattığı yerden doğruldu. İki kılıcını sırtına asmıştı belinde küçük kement ve birkaç adet bıçaklar vardı. Sert Gogal derisine bıçakların işe yarayıp yaramayacağını bilmiyordu.  Yürümeye başladı ileride sadece dört adet görünüyordu ve en az bir tanesi ile savaşmak zorundaydı peki diğer üçünü nasıl öldürecekti. Orman taktiklerinin çoğu işe yaramayacaktı. Ağaçların çok seyrek olduğu ve yerlerini kayalara bıraktığı bu vadide onları nasıl avlayacaktı?

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 48 Bölüm

Kelime Sayısı:708

48 Bölüm

 

Onu Arayanlar

 

Dünya yeterince karışıktı fakat Borla’nın ortaya çıkması daha çok karıştırmıştı. Karanlığın Ordusu 20 yıl önce yenildiğinde kaybettiğini bölgeler düşmanları arasında paylaştırılmıştı ve o günden beride kan hiç durmadan akmaya devam ediyordu. İnsanların ve hatta yaratıkların üzerine Borla’nın korkusu düşmüştü. Ne kadar yaşlı olursa olsun birçok insan onun halen dünyayı değiştirebileceğini düşünüyordu. Haberciler ve gazeteler son zamanlarda onun geri dönüşü ile epey para kazanmışlardı. O geri dönecek ve kaybettiği her şeyi almak için uğraş verecekti fakat umdukları gibi olmamıştı. Ortalıklarda yoktu istediğini alıp çekip gitmiş miydi? Yoksa tamamen geri dönmek için fırsat mı kolluyordu? Han kapısından içeriye birisi girmişti, kimsenin umurunda değildi, yüzünü gizleyen ve pelerin giyen birisiydi. Etrafına bakınmadı ve vakit kaybetmeden üst kata çıktı. Hancı ve birkaç kişinin dikkatini çekmiş olsa da gereken önemi vermediler.

Üst kata çıktığında gürültüler azalmıştı. Kendinden emin şekilde ilerliyordu aradığı adamı nerede bulacağını öğrenmişti. Kapıya geldi ve yavaşça açtı. Karşısında ona dönmüş ve sırtını masaya vermiş kişi ‘’Beklenmedik ziyaretçi’’ dedi. Masanın üzerinde birçok belge vardı dünyanın birçok noktasına haber taşıması bekleniyordu. Etrafta birçok raf ve kâğıt parçaları vardı yattığı yatağın üzeri bile raflı ve belgeler ile doluydu. Yatağın biraz üstü tahtalar ile kapatılmıştı. Onun üzerinde kitap ve kâğıt parçaları vardı.

‘’Buranın hepsi yansa ne kaybedersin?’’ diye sordu. Ses tonundan kadın olduğu anlaşılıyordu hatta ses tonunu bile tanımış olabilirdi sadece biraz daha dikkatli dinlemesi yeterliydi.

 

‘’Hiçbir şey yeniden kurarım’’ dedi.  ‘’Birisi arıyorum’’ dedi kadın. Adam o zaman anlamıştı onun kim olduğunu ses tonundan. ‘’Beni bilirsin Safi ben haberciyim. Bana sadece haber gelir birilerini bulmak senin işin’’ dedi. Safi başındaki kukuletayı geriye doğru attı ve etrafında bulduğu sandalyelerden bir tanesini odanın ortasına çekip oturdu, karşısındaki ile mesafeyi korumuştu.

 

‘’Kimi aradığımı tahmin etmişsindir. Borla sana bizzat mı haber ulaştırdı?’’ dedi. Ozan Sazan ona gülümsedi. ‘’Bu soruyu soran ilk kişi değilsin ve sonra olmayacaksın. Borla bana direk olarak gelmedi gelseydi eski günleri onunla yad edebilirdik. Bana haberi ulaştırmam için birisi gönderdi ve bende gereken kişilere haberi ulaştırdım’’ dedi. Ozan arkasına döndü ve belgeler ile ilgilenmeye devam etti yanındaki demir boruya elindeki küçük çubuklu demir topuyla vurdu. Safi o sırada kukuletasını tekrar kapatmış ve sandalyesinden kalkarak odanın başka yerine kıyıya geçmişti. Etraf çok yoluydu birçok raf ve dolaptan ibaretti. Çok geçmeden odaya birisi geldi. Ozan hazırlamış olduğu haberi ona verdi nasıl ulaşması gerektiği hakkında birkaç bilgi verdikten sonra yolladı. Safi

 

‘’Çok yoğun olmalısın’’ diye sordu. Ozan ‘’Özellikle Borla döndükten sonra yazışmalar neredeyse üç katına çıktı. ‘’ dedi. Safi ‘’Sana inanmak istiyorum Ozan onu gerçekten gördün mü?’’ diye sordu. Ozan Sazan sesli güldü. ‘’Safi çocuk değilsin artık Borla’nın böyle bir hataya düşeceği düşünme bile buraya kadar bu basit soruyu sormak için gelmişsen boşuna vakit kaybediyorsun eğer başka önemli işlerin yoksa tabi’’ dedi. Safi

 

‘’Aslında burada oluşumun nedeni yeniden birleşme. Borla geri döndüğünde eskisi gibi birlik olmalıyız. ‘’ dedi. Ozan Sazan tekrar demir topu eline alıp boruya vurdu. Ozan Sazan ‘’Hiçbir şey eskisi olmaz daha doğrusu eskiye bağlı kalarak yaşamak anlamsız. Geçmiş yaşandı bitti önümüze ve geleceğe bakmamız gerek. Başka bir şey demiyorsan beni yalnız bırak ulaşmanı istediğin haberin varsa memnuniyetle ulaştırabilirim’’ dedi. Safi ayağa kalktı bazen oturuyor bazen kalkıyor bazen odayı dolaşıyordu o sırada içeriye haberci girmişti. O haberi alıp çıktı. Ozan ona bu sefer gerekli talimatları söylememişti.  Haberci odadan çıkarken Safi ‘’Görüşmek üzere’’ dedi ve oradan ayrıldı. Koridorda yürürken ‘’Bunca yıl sonra herkesi birleştirmek hiç kolay olmayacak umarım izini bulurum Baba’’ dedi.

 

 

Kadran pencereden dışarıya bakmıştı. Dışarıda bir tuhaflık olduğunu sezmişti, dışarıya çıkmadı kaçacak yeterince zamanı da olmayacağını biliyordu. Odaya geçti ve gizli kapağı hızlıca açtı. İçeriye girdi ve kapağın iki tarafında bulunan çubuklara baktı. Kapağı kapattı ve o çubukları tutarak geriye doğru çekti.  Bunu yaparak üzerini kapatmış oluyordu. Eve girdiklerini duyduğunda zamanı kalmadığını anlamıştı. Yerinden kıpırdamadan beklemeye başladı. Ayak sesleri duyuyordu ve evin dağıtıldığına tencere oynandığı duyabiliyordu. Her taraf dağıtılırken seslerin kendi bulunduğu yere geldiğini fark etti. Odayı dağıtmaya başladı yatakların altını baktı, sonunda bir şey bulamayınca

 

‘’Kadran benim çık ortaya!’’ diye bağırdı. Bu ses Borla’nın sesiydi. Kadran saklandığı yerden çıktı ve etrafa baktı gerçekten ortalığı dağıtmıştı. ‘’Seni başkası sanmıştım’’ dedi. İçindeki korku gitmişti. Borla ‘’Hazırlıklı mısın onu kontrol etmek istedim şimdi benim dağıttıklarımı toparla artık ağır kılıç eğitimlerine başlamamızın zamanı geldi. Öldürme sanatının bütün inceliklerini sana öğretemeyecekte olsam seni işinde iyi bir katil gibi yetiştireceğim yer yer hırsızlıkta yapacaksın’’ dedi.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 47 Bölüm

Kelime Sayısı:771

47 Bölüm

 

Sıkıcı Günler

 

Borla gideli çok olmamıştı fakat çabucak sıkılmaya başlamıştı. Köy hayatı yaşıyordu şehirde yaşadıklarından farklıydı. Yalnız olması ona karışanın ve bulaşanın olmaması hoşuna gitse de koca dünyada yalnız kalması hoşuna gitmiyordu.  Sabahları yoğun olarak işe başlıyordu. Tarla işlerinden su işlerine avcılık ve okçuluk işlerinden günlük koşu işlerine devam ediyordu. Borla’nın yaptığı duvarlara tırmanma ve onun öğrettiği kılıç talimindeki birkaç numara öğlenden sonra ise güç kazanmak için gereksiz yere kütük kaldırıyordu. Akşama doğru yapması gereken yemek ve kitap okuma kalıyordu. Geceleri evde kalıyor dışarıya çıkmıyordu.

 

Birkaç gün sonra

 

Evdeki yiyecek ona en az bir hafta daha idare ederdi fakat Borla’nın ne zaman geleceği belli değildi.  Onun bu zamanda düşünmeye fırsatı oluyordu. Olması gerektiği kişi olduğunda hayatının nasıl olacağını merak ediyordu, üvey babasını aklına getiriyordu. Onu özlemişti bu hayatta ona yakın duran az kişilerden biriydi Borla ile karşılaşmadan önce onu kendi için dünyanın en iyi insanı ilan etmişti. Koca dünya da ona iyi davranan ilk adamdı. Borla ile tanışınca düşünceleri değişmedi. O karşılık bekliyordu amacı vardı ve kendisinden beklentilerini karşılamak istiyordu. Üvey babası iyiliği doğru olmayı öğrenirken Borla ona hayatta kalmayı, kötü olmayı ve öldürmeyi öğretiyordu. İkisinin farklı dünyalardan olduğunu biliyordu yine de ikisinin aynı anda yaşayıp aynı yerde olmasını hatta bir masada karşılıklı oturmasını hayal etti. Olacakları düşünemiyor sadece hayal kurmaya çalışıyordu.

 

İkisi de öz babası olmasına rağmen sanki gerçekten onun çocuğu gibi ilgilenmişlerdi. Borla üvey babasından çok farklı olmasına rağmen onu koruyup gözetiyordu. Düşüncelerine ara verdi yemek yeme vakti gelmişti artık.

 

 

Borla yola çıkalı birkaç gün olmuştu. Tarnova’ya yaklaştıkça köyler kalabalıklaşıyordu. Bir yerde durup dinlenmeliydi aslında şehre girmek istemiyordu fakat bunca yılın hasreti ile ona yakın köyleri dolaşmak istiyordu. En son gelişinden bu yana neredeyse çeyrek asır olacaktı. İnsanları, doğası ve diğer bildiklerinin değişip değişmediğini merak ediyordu.  Görmek istediği birkaç kişi vardı ama henüz görüşmek istediğinden emin değildi.

 

 

Olaylar birbiri ardına gelişirken karanlık duman evin içerisinde belirmişti. İçerisinden çıkan kadının elinde gazete vardı. Pencerenin perdesini aralayıp aşağıya dışarıya baktı. Birçok çocuk düzgün sıra halinde talim yapıyorlardı. Onların başında duran bir adam çocuklarının arasında konuşuyordu. Kadının bulunduğu ev tepenin başındaydı ve etrafını çok iyi gözetleyebiliyordu. Etrafında başka ev yoktu. Çocukların ve adamın kaldığı ev tepenin aşağısındaydı. Kadın onların yanına gitmeye karar verdi.  Ağaçtan yapılmış merdivenlerden inerken talim yapan çocukları izlemekten geri kalmıyordu. Adam onun geldiğini fark ettiğinde yüzünü ona çevirdi elindeki gazete gözüne çarpmıştı. Kadın belli ki önemli haberler için yerinden ayrılıp aşağıya inmişti. Adam çocukları serbest bıraktı ve ara verdiğini söyleyip etrafından dağıttı. Kadın ve Adam çocuklardan uzak bir masaya geçti. Adam

 

‘’Seni dinliyorum’’ dedi. Kadın ‘’Haberler elimize geç geldi ama şu gazeteye bak’’ dedi. Adam gazeteyi eline aldı ve manşette Borla’nın geri döndüğü yazıyordu.  ‘’Nasıl!’’ diyebilmişti hem şaşkınlık hem de kızgınlık içerisindeydi. ‘’Borla Krimor şehrini yok etti’’ diye başlığı mırıldandı. Kadın ‘’Haber daha da büyük’’ dedi. Adam manşetin altındaki habere göz gezdirdi. ‘’Borla oğlunu kurtarmak için yıllar sonra ortaya çıktı.’’ Dedi. Adam gazeteyi tek eli ile kapattı, epey sinirlenmişti masaya vursa birkaç parçaya ayırabilirdi.

 

‘’Oğlu için geri döndüyse’’ dedi. Kadın ‘’Sakin ol Radax! Kötü haber gerçek oğlu değil daha kötü haber ise tahminlerime göre yıllar önce elimizden kaçırdığımız doğuştan karanlık güçlü çocuk olabilir.’’ Dedi. Radax hafızasını tazeledi. Yıllar önce son çocuğu ele geçirmek için Biberli Hanım ile harekete geçtiklerinde Borla’nın aniden ortaya çıkışı ile çocuğu ne öldürebilmişler ne de Borla’nın elinden kaçırabilmişlerdi.

 

‘’Elinde sadece bir çocuk var bizim elimizde daha fazla var. Üstelik biz ondan 7 yıl daha ilerideyiz eğitimde.’’ Dediğinde Radax onun sözünü kesti. ‘’Borla’yı şimdi öldürmeliyiz nereye gittiğini bulman gerek’’ dedi. Biberli Hanım ‘’Borla senin kolunu aldı. 7 yıl önceki Borla şu an kinden daha güçlüydü fakat bu hali ile ona karşı koyamazsın.’’ Dedi. Radax ‘’Sen varsın ve çocukları da kullanırız böylece ne kadar eğitildiklerini görmüş oluruz.’’ Dedi. Biberli Hanım

 

‘’İntikamın aklını çelmesin. Çocukları boş yere harcamış oluruz ayrıca Borla bu sefer en az bir çocuk ele geçirdiği için çekinmeden dövüşecektir. 7 yıl önceki savaşında bile tam gücüyle dövüştüğü söylemek gülünç olur. ‘’ dedi. Radax ‘’Ne yani o çocuğu eğitmesine izin mi vereceğiz? O adamın eğittiklerini güçlerini unutuyorsun sanırım. ‘’ dedi. Biberli Hanım ‘’Farkındayım ama sayısal üstünlük bizde endişelenme’’ dedi. Radax siniri henüz geçmemişti.  ‘’Bütün bunları bana neden söyledin öyle ise’’ dedi. Biberli Hanım

 

‘’Ben müttefik olduğum kişilerle gizli saklım yoktur. Ayrıca bundan sonraki eğitimlerde çocuklarının daha fazla üzerine düşeceğinden eminim artık bir rakibimiz var.’’  Dedi ve devam etti. ‘’Borla’yı birçok kişi engel olmak isteyecek hatta öldürmek bile isteyecekler ama bizim dostumuzda düşmanımızda şimdilik yok. Dünya bu meseleler ile meşgul olurken bizde asıl hedefimize ulaşacağız. Şu an da dünya bizi tehdit olarak görmemeli. ‘’ dedi. Radax ‘’Bu adam eceliyle ölmemeli’’ dedi.  ‘’Merak etme senin gibi düşünen binlerce kişi var bu dünyada. ‘’ dedi.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 46 Bölüm

Kelime Sayısı:716

46 Bölüm

46 Bölüm

 

Avcılık

 

Borla onu birkaç güç hiç rahatsız etmedi kendi işleri ile meşguldü. Yaşadıkları yer giderek büyüyordu. Evden sonra masa, kulübe ve tarla inşa edilmişti.  Kadran onun yanına geldi. Çitlerle çevirmiş olduğu bahçenin içerisini kazmıştı. Kadran onun bir şeyler ekeceğini biliyordu fakat tohumları nereden bulduğunu anlayamadı. En yakın yerleşim yeri harabe köyünden başka bir yer değildi.  Kadran ‘’Bana sadece kılıç kullanmayı ve avlanmayı öğreteceğini düşünmüştüm. ‘’ dedi. Borla gelmesi için işaret etti. Kadran yanına gelip çömeldi. Borla eştiği yerlere tohumları yerleştiriyordu.

‘’Evlat köşeye sıkıştığında kaçman gerekecek ve kaçıp saklanman gerekecek. Düşmanlarının hepsini bir anda kılıçtan geçiremezsin. Saklanman gerektiği zamanlardayız şu an ve bu zamanlarda kendine uğraşlar bulmalısın normal insanlar gibi. İzcilik ve avcılık öğreniyorsun tarla işlerini de öğreneceksin zaten odunculukta yaptın. Bunları ne kadar iyi bilirsen o kadar iyi saklanırsın ama unutma eninde sonunda seni bulan birileri olacaktır. Bu zamanlarda ise kılıç kullanacaksın’’ dedi.  Kadran

‘’Eğitimlere başlıyoruz o halde’’ dedi. Borla ‘’Ekim sezonu başladı ve yaratıkların artık saklandıkları yerlerden dışarıya çıkmaya başladı evet kılıç eğitimlerine yakında başlayacağız önce şu tarla işlerini öğrenmelisin ve buranın etrafını tuzaklamamız gerek’’ dedi.

 

Tarlanın etrafı tuzaklanmıştı. Borla bildiği tuzak yöntemlerini Kadran’a gösteriyordu boş zamanlarında boş sayfalara bunları yazıp şekillerini çizip onun çalışmasını istiyordu.  Onu birçok alanda yetiştirmek istiyordu her şeyde en iyisi olması mümkün değildi fakat her şeyi bilmesi mühimdi.

 

 

Boş zamanlarda Kadran kütük taşıyor odun yarıyor ve bahçe işleri ile ilgileniyordu. Borla şu sıralar ortalardan pek fazla kaybolmuyordu. Kadran odun yarmaya başladığı zamanda onu durdurmuş yanına sadak ve yayla gelmişti. Sadak tamamen okla doluydu. Kadran sorgu sual etmeden sadağı sırtına geçirdi ve yayı eline aldı. Borla ona hiçbir şey söylemeden yürümeye başlamış ve arkadan geldiğini hissetmişti.  Onun hedef tahtasına doğru yürüdüğünü anlayınca onu takip etmeyi bıraktı. Hedef tahtasının yakınında durdu.  Borla hedef tahtasını işaret etti. Kadran oku sırtındaki sadaktan çıkardı oku eline alıp yayı gerdi ve hazır hissettiği anda oku fırlattı. Ok hedef tahtasının üzerinden geçip gitmişti. Kadran sinirlense de siniri belli etmedi. Borla okun yanlara kaçırdığını düşününce kendisini vuracağı çok açıkça belli idi fakat yerini değiştirmedi, böyle zamanlarda nasıl hamle yapacağını bilmesi önemliydi. Tuzak kurarak avcılık öğrenirken Borla okla rahatça hayvan avlamasını hayranlıkla izliyordu. İkinci oku aldı ve hedefe gönderdi. Bu sefer hedef tahtasının en yukarısına isabet ettirmişti. Aceleci davranıp üçüncü oku aldı ve yayını gerip fırlattı bu seferde hedef tahtasına varmadan yere çakılmıştı. Sinirlenmiş ‘’Nasıl olur?’’ bu diye homurdanmaya başlamıştı. Borla

 

‘’Acele etmeni gerektirecek sebep yok. Ok attıkça atmak istediğin hedeften uzaklaşırsın yanı hedefi vurmak istiyorsun ilk attığına vurmaya çalışman gerek’’ dedi.  Kadran bir süre durdu ve tekrar yayını gerip okunu fırlattı. Oku hedef tahtasına isabet ettirmişti fakat tahtanın ortasındaki hedefi vuramamıştı.

 

 

Kadran sabahın erken saatinde kalkıp çalışma yapmak için yayını ve sadağını almıştı. Borla’nın yine ortalıklarda görünmediği zamanlardı. İyi hedef vurmayı öğrenirse hareket halindeyken de atmayı öğrenecekti. Kılıç ustasının okçuluk eğitimi vermesine biraz şaşırmış olsa da her konuda bilgi sahibi olması onu etkilemişti. İlk okunu attı ve hedefi tutturdu bu sefer iyi başlamıştı. İlk yuvarlağın içinde değildi ama bir ilerleme kaydettiği için mutluydu, beklemedi ve ikincisi eline aldı yayını gerdi ve ikincisini gönderdi. İkincisi üçüncü dairenin içerisinde kalmıştı. İlki ise dördüncü dairenin içindeydi. Bir ok daha eline aldı ve yayını gerdi. Bu sefer ok ikinci dairenin içerisinde kalmıştı. Kadran hiç bu kadar mutlu olmamıştı biraz daha çalışırsa bütün okları ilk dairenin içirişine gönderebilirdi.

Dördüncü oku aldı bu sefer önceden attıklarından daha uzun süre bekledi ve oku gönderdiğinde ok hedef tahtasına ulaşmadan yana doğru ilerleyip yere düştü. Bir bıçak okun yönünü değiştirmişti. Kadran yayını germeyi bıraktığında bunu yapan kişinin Borla olduğunu gördüğünde pek şaşırmadı. Borla

‘’Hedeflediğin yere ulaşmaya çalışmak güzel ama hedeflerine engel olmaya çalışanları hesaba katmalısın’’ dedi.  Sırtında bu sefer daha önce hiç görmediği koyun vardı. Avcılığa giderken hiçbir koyuna rastlamamıştı. Kadran ‘’Onu nereden buldun?’’ diye sordu. Borla ‘’Koyun kurttan kaçar ama Borladan asla’’ diye yanın verdi. ‘’Evlat bıçak getir pişirmeden önce yünlerini alalım ileride lazım olabilir bu aksam güzel olacak.’’ Dedi. Kadran koşup eve gitti ve bıçağını aldı.

İkisi birlikte koyunun yünlerini aldılar fakat derisini yüzmediler Kadran o sırada Borla’nın masaya bir şişe bıraktığını görmüştü. Kadran ‘’İçki mi?’’ diye sordu. Borla ‘’Değil kımız bulunması oldukça zordur. ‘’ dedi. Kadran bir şey anlamadığını görünce Borla ‘’İçki ama bilinen içkilerden değil’’ diye geçiştirdi. Borla

‘’Yiyecek içecek depolaman gerek bir süre burada olmayacağım başına çaresine bakmalısın. Eğer ki benim dışımda burayı birisi bulursa ne yapacağını biliyorsun’’ dedi.  Kadran

‘’Bizi kim bulabilir ki?’’ diye sordu. Borla cevap vermedi sadece Kadran’a baktı. Çabucak anlamıştı o bakışı Akasele’nin Panoz’u alıp götürmesi aklına geldi ama Alasele denginde dünyada kaç kişi vardı?

 

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Yaşayan Efsane 45 Bölüm

Kelime Sayısı:979

45 Bölüm

 

Geyik avı

 

Bütün gece aralıklarla ayağa kalkmıştı fakat Borla’nın dışarıya çıkışını yine fark edememişti.  Sabah uyandığında dışarıya çıktı. Buraya alışmaya başlamıştı yeni bir hayat kuruyorlardı dış dünyadan oldukça farklı olarak. Hedef tahtalarının dışında ağaçlara duvar yapacaklarını öğrenmişti bunun ne için yapıldığını sorduğunda ise cevap alamamıştı. Kadran günlük işleri yapmaya devam ederken Borla sırtına almış olduğu geyik ile gelmişti.  Masanın yanına geldi ve geyiği yere bıraktı.  Elleri ayakları bağlı olsa da çırpınıyor kaçmak için çabalıyordu. Kadran ‘’Ellerini ayaklarını neden bağladın?’’ diye sordu. Borla masaya oturdu.

 

‘’Onu ellerinle boğarak öldürmeni istiyorum.’’ Dedi. Kadran şaşırmıştı fakat üstelemedi olduğu yerden geyiğin başına geldi ve iki elini geyiğin boğazına tuttu. Daha önce uzaktan hayvan avlamıştı fakat yakından çıplak elle hiçbir hayvanı boğarak öldürmemişti.  Hayvan çırpınıyordu onun gözlerinin içine baktı, boğazını sıkmaya başladı, hayvan daha fazla debeleniyordu fakat Borla onu iyi bağladığı için yeterince hareken edemiyordu. Kadran daha da sıkmaya başladı, Borla başında onu izliyordu. Hayvan bir süre sonra çırpınışları azaldı. Kadran ölüyor diye düşündü ve devam etti. Hayvana hareketsiz kalıp öldüğüne emin olduktan sonra boğazını bıraktı. Borla ‘’Güzel şimdi sana bir hafta süre ormana git ve bir geyiği boğarak öldür.’’ Dedi. Kadran bunu nasıl yapacağı ile ilgili soru sormadı zaten cevap alamayacağı iyi biliyordu. Kadran onun yanından ayrılırken Borla

‘’Silahların olmadan’’ dedi. Kadran ‘’Silahsız ormanda bir hafta ve geyik avı bu çok zor değil mi? Ya yırtıcı hayvanlarla karşılaşırsam’’ diye sordu. Borla ‘’Bu süreçte onlarla da başa çıkmayı öğrenirsin’’ dedi ve geyiği tekrar sırtladı kulübeye götürmeye başladı.

 

 

Aradan belli zaman geçmişti evinden uzak değildi ormanın derinliklerinde dolaşıyordu. Geyiklere rastlamıştı fakat hiçbirini boğabilecek kadar yakınlaşmamıştı. Birkaç başarısız denemede bulunmuştu. Onlar uyuduğunda saldırmayı düşündü fakat bu uzun uğraşlar isteyen işti. Bütün gün gözüne kestirdiği bir tanesini takip edip o uyuduğunda ise harekete geçip onu boğacaktı.  Aklına başka bir yöntem gelmiyordu.

 

 

Başı ağrıyordu uykusu geliyordu, hava kararmıştı, ateş yakamazdı uyumak istiyordu. Sadece biraz uyumak sonunda geyiğin en yakınına gelmişti. Aralarında mesafe on metreye kadar düşmüştü. Yavaş ilerliyordu, gece etraf pek görünmediği için son derece karanlıktı ve ay bulutların arasında kalmış görünmüyordu. Geyik etrafına son bir kez baktıktan sonra yere çöktü yanında başka bir geyik yoktu. Etraflarında da geyik olmadığını tahmin ediyordu. Son derece dikkatli ilerliyordu. Ormanın fazla içinde değillerdi ve ağaçlar seyrekti. Rüzgâr esmeye başladığında geyik etrafına baktı ve rüzgârın sesini dinledi. Rüzgâr esmesi Kadran’ın işine geliyordu, geyik onu esen rüzgârdan fark edemiyordu fakat o da geyiğin tam olarak nerede olduğunu tahmin edemiyordu. Ağaçlar seyrek olduğundan otlar epey uzamıştı. Kadran çömeldiğinde otlar uzunluğu sayesinde görünmüyordu üstelik otların rüzgâr tarafından hareket etmesi de ona avantaj sağlıyordu.

Geyiğin yerini değiştirmediğini düşündü. İlerlemeye devam etti ve sonunda durdu. Bir ses duydu ve o sesin geldiği yöne döndü geyik gidiyordu. Kadran sinirlenmişti ama onu takip edebilecek gücü yoktu, bir an önce uyumak istiyordu. Ayağa kalktı bütün umutlarını yitirmişti. Geyik ona uzaktan bakarken o sadece uyumak için kendine yer hazırlamakla meşguldü.

 

 

Aradan dört gün geçmişti. Nehir kenarından su içiyor bulduğu çeşitli sebzeleri tüketiyor gerektiğinde tavşan yakalayıp yiyordu. Ağacın üzerine çıkmıştı, dinleniyordu. Umutları tükenirken etrafta bir ses duydu. Kendisi olduğu yerden hiç ayrılmadan etrafa bakınmaya başladı. Sonunda aradığı geyik ayağına kadar gelmişti. Geyik ağaçların içerisinden yürüyor ve beslenmek için yiyecek arıyordu etrafına bakınmayı unutmuyordu. Unuttuğu yer ise ağaçlarda gerçi yırtıcı hayvanların büyük çoğu yerdeydi. Ormanın sıklığı yırtıcı kuşların ormanın içinde avlanmasını epey zorlaştırıyordu.

Geyik durdu ve yerleri koklamaya başladı, koklayarak Kadran’ın bulunduğu ağaca doğru ilerliyordu. Kadran fark edilmeden hızlı hareketle ağacın üzerinden atladı. Bunu neden yaptığını anlayamamıştı. Bu yükseklikten kemikleri rahatça kırılabilirdi fakat geyik avlama şansı ona bunu unutturmuştu. Geyik başını kaldırdığında çok geçti. Kadran tam geyiğin sırtına düşüp kendini yerde buldu. Kemiklerinin kırılıp kırılmadığı bilmiyordu. Başı dönüyordu hemen ayağa kalktı sabit bir yerde duramıyor etrafında istemsizce dönüyordu. Geyik ise yere yığılmış ve güçlükle ayağa kalkabilmişti, başını sallıyordu. Kadran geyiğin başına yumruk attı ve iki elli ile geyiği boğazladı.

Boğazını iyice sıkmaya başladı. Geyik kaçmaya çalışıyordu ve hızlıca ileriye atılmak istese de Kadran onun başını tekrar yumrukladı. Geyiği tekrar afallattığında boğazına sarıldı ve geyik yere düştü. Ayağının bir tanesinin geyiğin karnına dayana ve boğazını olabildiğinde sıkmaya devam ediyordu. Bir süre böyle devam etti, geyik ölene kadar. Hayvanın cansız bedenini ayaklarından bağlayıp sırtına attı. Kendisi için oldukça ağırdı yürümeye başladı yolu fazla uzak değildi fakat geyikle birlikte uzun süreceğe benziyordu. İki gün içerisinde geriye dönmek zorundaydı süresi fazla kalmamıştı.

 

 

Borla masada harita açmış planlara bakıyordu ara sıra köy kütüphanesinde yanmış ama okunabilecek kitapları okuyordu. Ses duymuştu doğa sesi değildi ayağa kalkmadı ve masaya dayadığı kılıcına dahi bakmadı. Zayıf ve güçsüz bir sesti. Borla masaya sermiş olduğu birbirinden farklı haritaları toparladı ve elbisenin içine koyup onları götürdü evin içerisine götürdü. İyice yerleştirdikten sonra geri dönüp yarım bıraktığı kitabını okumaya devam etti. O sırada gelenin kim olduğunu net olarak görebiliyordu. Kadran sırtında geyik ile dönüyordu. Borla gülümsedi bir şey demedi.

‘’Biraz yardım etseydin baba’’ diye seslendi. Borla cevap vermedi. Kadran zaten boşuna konuştuğunun farkında idi. Borla fazla konuşan tiplerden değildi fakat icraatları olan adamlardı.

Kadran geyiği masanın üzerine bırakmak istedi fakat Borla yeri gösterdi. Onun dediği yere bıraktı ve kendisi de geyiğin yanına yattı. Ayakları, omuzları ve elleri ağrıyordu ve hepsinden önemlisi uykusuzluktan başı zonkluyordu. Borla kitabını kapatıp masanın üzerine koydu ve masanın etrafında dolaşarak geyiğin başına geldi yere çömeldi ve incelemeye başladı. Bir süre öylece durdu ve hayvanın çeşitli yerlerine dokundu. ‘’Tahmin ettiğinden farklı şekilde avlamışsın güzel’’ dedi.  Borla geyiği sırtlardı ve nehre doğru gitmeye başladı. Kadran sadece onu izliyordu o geyikle ne yapacağını bilmiyordu. Ona en son baktığında geyiği nehrin sularına bıraktığı ve suyun onu alıp götürdüğü gördü. Kadran derin nefes aldı. ‘’Onca uğraş sadece bunun içinmiş demek ki’’ dedi. Borla geri döndü Kadran ona bir şey söylemedi ve geyik hakkında tepkisini ortaya koymadı. Masanın oturağından güç alarak ayağa kalktı. ‘’Uyuyabilir miyim?’’ diye sordu. Borla bir şey söylemedi sadece evi gösterdi bu onun izin verdiğini gösterirdi. Kadran güçlükle ayağa kalktı keşke yatağının hemen yanında olsaydı aslında şu an olduğu yere yatıp bile uyuyabilirdi çok uykusu vardı ve yorgundu.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Zamparanın Ölümü 1 Bölüm

Kelime Sayısı:1540

Zamparanın Ölümü

 

 

1 Bölüm

 

Seçenekler Başlangıçta Başlar

 

Hayat kirlidir, eğer oyununu kirli oynarsan kazanırsın. Hapishane kapısı açıldığında askerlere selam verip dışarıya çıktı. Kapı tekrar üzerine kapatılmıştı, bu sefer özgürdü. Elinde bavulu vardı ve hava soğuklu. İçeriye paltosuyla girmiş ve yıllar sonra aynı palto ile dışarıya çıkmıştı. Hapishane bir ovanın tepesine kurulmuştu. Gözleri ile bütün ovayı süzüyordu. Hava kasvetliydi ve yağmur atıştırmaya başlamıştı. Yağmur toprağı tamamen ıslatmayı başardığında ise çamurla yüzleşecekti. İstanbul’a çok yol vardı.  Yolun kenarına çıktığında çakılların üzerinde yürümeye başladı. Yağmur çiğse ile başlayıp şiddetini arttırmaya devam ediyordu. Çıkmadan önce saat iki civarındaydı fakat gökyüzü şimdiden yağmur bulutlarının etkisi ile kararmıştı.  Yağmurlu hava ve çamura dönmeye başlayan toprak yol. Bu yağmurda yoldan araba geçmezdi. Yağmur onu iliklerine kadar ıslatacaktı anlaşılan. Çıktığı gün bile güzel bir gün değildi.

Güzel bir gün ölmek için kendini hazır tutardı. Babası ona yaşarken kötü yaşayanların en büyük tesellisi güzel bir günde ölmek olduğunu söylemişti. Bugün ölmeyeceğini düşündü. İçeriye girerken kendini bir hesaplaşmanın içinde bulmuştu. Çıkış gününü düşmanları ya unutmuştu ya da onlardan geriye kimse kalmamıştı. Unutmuş ise şansı günündeydi ama onlardan geriye kimse kalmamış ise, bu yeni düşmanlar edineceği gün olabilirdi. İnsanlar bazen düşman edinmek için yaşardı. Yağmur saçlarını diplerine kadar ıslatmış uçlarından yüzüne damlıyor yanakları yararak yere düşüyordu. Yağmur hızını arttırmıştı. Yürümeye başlayalı birkaç dakika olmuştu.  Toprak yola yeni girmekte olan bir arabanın sesini duydu. O an tepeye tırmanmaya başlamıştı. Araba yanından geçerse onu durdurmak zorundaydı. Elbiseleri komple ıslanmıştı. Arabaya tepeye tırmandığında durmuştu. Elini kaldırmaya bile tenezzül etmemişti. Yüzünü ne buruşturdu ne de arabanın içindekine gülümsedi.  Çaresi yoktu, o arabaya binmek zorundaydı. Hızlıca arabanın arka kapısına yanaştı, bavulu içeriye koydu. Kendisi ön tarafa geçip içeriye bindi. Sürücü ile karşı karşıya gelmişti. Sürücü ona elini uzattı, istemeden de olsa oda ona elini uzattı.

 

”Eski dostuna soğuk davranıyorsun, halbuki geçmişte iyi işlerimiz oldu. Biliyorsun baban iki yıl önce vefat etti.  Torpidoda sana vermemi istediği bir emanet var. Diğerini ise sonra göstereceğim sana” dedi. Arabayı geri vites’e takıp dönmeye çalışırken Yavuz torpidoyu açtı ve içindeki altı patlar silahını eline aldı. Topunu açtı ve içinin mermilerle dolu olduğunu gördü. Torpido da mermiliği paltosunun cebine attı. Silahı elinde tutmaya devam ediyordu. Arabaya gerisin geriye döndükten sonra yola devam etmeye başladı. Yavuz

 

”Yavuz, yağmurlu havalarda soğuk, sevimsiz ve acımasız olur. Babam derki; Hayatta üç şey geri getirilemez birincisi sıkılan mermi, ikincisi ölüm, üçüncüsü geçmiş zaman. Geçmiş geçmişte kaldı biz bugünü konuşalım.” dedi. Arabanın içinde bir süre sessizlik oluşmuştu. Sürücü ana yola girdiğinde Yavuza baktı. Yavuz da ona aynı anda baktı.

 

”Konuşmayacak mısın Cabir?” sesi soğuktu ve arabanın içinde rüzgarlar esmeye başlamıştı. Cabir onun bu kadar soğuk davranacağını tahmin etmemişti fakat yinede hazırlıklı gelmişti. Koltuğun sol tarafına tabanca yerleştirmişti. Yavuz’un yapabileceği ters harekette, silahını çekip eski dostunu vurmaktan çekinmeyecekti. zira insanlar yeni düşman edinmemek için öldürürlerdi.

 

”Sen yokken Kürt Sülo öldü. Yoksa bugün benim yerine onlar almaya gelirlerdi. Kürt Sülodan sonra yeri Kürdo aldı, şanslısın onun seninle bir derdi yok.  Baban sana sevebileceğin bir araba bıraktı, ama sadece araba” dedi. Durakladı sanırım konuşmasını biraz dramatikleştirmenin zamanı gelmişti.

 

”Annen babanın yokluğuna çok dayanamadı, kız kardeşin o günden sonra kayboldu.  Bu arada Avni Kartal’ın adamı oldum. Seni de hem eski günleri yad etmek hem de Avni Kartal’ın senin gibi gözü pek bir adam aradığını bildiğim için” dedi. Cümlesinin sonunu getiremeden Yavuz ona susmasını işaret etmişti.

 

”Onun adamı olmamı istiyorsun. Daha nefes almadan elime silahı tutuşturdun. Bir ailem yok, kaybedecek bir şeyim de yok ve kaybedecek bir şeyi olmayan adama ihtiyacın var.” dedi ve devam etti. ”Ama ben eski Yavuz değilim artık” diye cümlesini bitirdi. Cabir’in cevap vermesini beklemeden arabadaki soğuk havayı dağıtmak için radyoyu açtı. Türk sanat müziği çalmaya başlamıştı. Yavuz

 

”Yavuz yağmurlu havalarda müzik dinlemeyi sever” dedi. Cabir gülümsedi. İçeride kesinlikle bir kişilik problemi yaşadığını anlamıştı. Hapishanenin onun bütün çehresini değiştirdiği şimdiden görebiliyordu. Sorunlu bir kişiliğe dönüşmüştü, ama zaten Avni Kartal sorunlu adamları severdi. Onu Avni Kartal’a teslim ettikten sonra kendi işlerine devam edebilirdi. Dost bile olmasına gerek yoktu, sadece dereyi geçene kadar. Cabir

 

”Kabul ediyor musun? İşe hemen başlamana gerek yok.  Bir hafta kafanı dinle hem bu arada babanın sana bıraktığı arabayla uğraşırsın. Sonra seni alırım Avni Kartal’ın yanına gideriz. Evini filan ayarladım hatta çok şanslısın ki garajı bile var ve araba orada. ” dedi. Cabir soğuk hava yavaş yavaş dağılıyordu. Elini cebine attığında Yavuz silahı ona doğrulttuğunu fark etmişti fakat görmezlikten geldi ve cebinden çıkardığı bir top parayı Yavuz’a uzattı. Yavuz parayı alıp iç cebine attı. Cabir

 

”Bir hafta onunla idare et sonra bakarız çaresine” dedi. Yavuz bu sefer cevap vermedi. Ayaklarını ileriye uzattı ve gözlerini kapattı. Eve gidene kadar uyumayı deneyecekti, yine de tetikte olmayı unutmuyordu.  Uzun zamandır hayat ile ölüm arası gidip geliyordu.

 

 

 

Cabir sokağa girdi, Yavuz’un yeni evinin önünde durdu. Mahalle fakirlerin yoğunlukta yaşadığı mahallelerden bir tanesiydi. İstanbul’u hiç görmeden İstanbul’a gelmişti.  Yavuz arabadan inerken Cabir

 

”Seni bir hafta sonra alırım” dedi. Yavuz omzunun üzerinden kafasını sallayarak olumlu cevap verdi.  Cabir cebinden anahtar çıkartıp Yavuz’a uzattı. Yavuz anahtarı aldı. Cabir

 

”Girişte merdivenlerin arkasındaki kapı” dedi. Yavuz arabanın inip arabadan önünden geçerken Cabir’e soğuk bakış fırlattı. Yavuz evin önündeki garaja ufak göz gezdirdi ve daha fazla ıslanmamak için kapısı açık olan apartmandan içeriye girdi, merdivenlerin arkasına geçti. Yavuz Cabir’in verdiği anahtar ile kilitli kapıyı açtı içeriye girdi. Arabada olmasına rağmen halen elbiselerinden su damlamaya devam ediyordu. İçeriye girdikten sonra ayakkabısını çıkartıp, girişte bulunan ayakkabılığa koydu. Evin duvarları türkuaz kağıtlarla kaplanmıştı. Girişteki lambayı yaktı. İçeriye geçti. Mutfak ve oturma odası birleşikti. Amerika’daki stüdyo evler gibi hazırlanmıştı. Oturma odasına girdikten sonra kapının yanında lambayı yaktı. Mutfağa geçtiğinde buzdolabının yanında ayrı bir kapı vardı. Sırtındaki tamamen ıslanmış paltoyu mutfağa geçince tezgâhın üzerine bıraktı. Garaj’a açılan kapıyı açtı. İçerisi karanlıktı lamba her zamanki gibi kapının yanındaydı. Lambayı yaktığında gözleri açılmıştı, yağmurlu günlerdeki soğuk havası bir anda üzerinden atmıştı. Babası ona hayalindeki arabayı bırakıp gitmişti.  Karşısında mavi Subaru Impreza Wrx Sti vardı. Arabanın anahtarı garaja yapılmış tezgâhın üzerindeydi. Tezgâhta birçok farklı eşyalar vardı. Onlara hiç ilgi göstermeden anahtarı alarak arabanın kapısını açtı. İçerisine oturmadan direk arabanın kaput’unu açtı. Arabanın kaputu biraz açıldıktan sonra parmaklarını kaput dişlilerine sokup kaputu havaya kaldırdı. Kaputun içindeki çubuğu kaputun üstüne yerleştirdi.

Yavuz motora baktığında komple modifiyeli edilmiş olduğunu anlamıştı.  Kaputu tekrar kapattı, yorgundu biraz dinlenmek ve ıslanan elbiselerini değiştirmek istiyordu.  Garajdan çıktı, mutfağı ve oturma odasını geriye bıraktı. Yatak odasının kapısını açtı. Odada yatak gar dolap açtı, içi bomboştu. Üzerindeki elbiselerin donuna kadar hepsini çıkardı ve açılmamış yatağın battaniyesini kaldırarak yatağın içine girdi. Battaniyeyi tulum gibi etrafını sardıktan sonra gözlerini kapattı.

 

1985

 

Karne Günü

 

Annesi ona bağırmıştı, eline aldığı terlik ile onu dövmek için mutfaktan çıktı. Yavuz hızlıca diğer odaya geçti fakat kaçacak yeri yoktu. Odanın ortasında kaderini bekliyordu. Annesi odaya girdiğinde kolunu havaya kaldırarak onun yanına yürüdü.

 

”Sana derslerini çalışmanı söylemiştim. Bu zayıflarla sınıfı nasıl geçeceksin?” dedi. Yavuz cevap vermedi, suçluydu ne dese o terliği yemekten kurtulamayacaktı. Annesi terliği çocuğun yüzüne vuracağı zaman güçlü bir el onu durdurmuştu. Annesinin arkasında babası duruyordu. Eve geldiğini duymamıştı. Kadın dehşet bakışlarını kocasına yönetti ve arkasını döndü. Babası o sırada karısının elini bırakmıştı.

 

”Çocuğuna bak karneleri zayıflarla dolu” dedi. Oldukça sinirliydi fakat karşısındaki kocası sinirlenirse o zaman geri adım atmak zorunda kalacaktı. Onun karısı bile olsa kimse İskender’e hesap soramazdı. İskender sinirlerini hâkim olarak.

 

”Sen mutfakta bekle bizi ben oğlumla biraz konuşacağım” dedi. Kadın söylenerek odadan dışarıya çıktı. İskender odadaki karşılıklı üçlü koltuklarından kapıya yakın olanına oturdu. Eli ile koltuğa vurarak oğlunun oturmasını istedi.

 

”Karnen ne kadar kötü?” dedi. Yavuz

”Çok kötü” diye cevap verdi. Yavuzun korkusu gitmemişti. Kalp atışlarının sesini babası ve kendisi rahatlıkla duyabiliyordu, yüzü kızarmıştı. İçinden keşke diyordu fakat bir çaresi olmayacaktı.

 

”Ne kadar kötü? Hepsi mi?” dedi. Yavuz babasının yüzüne bakmadı. İskender oğlunun çenesinden tutarak zorla kendisine bakması sağladı.

 

”Cevap ver oğlum dövmeyeceğim korkma. Zayıfı aldıktan sonra dövmenin bir anlamı yok. ” dedi. Yavuz biraz cesaretini toplayıp

 

”Hepsi değil ama çoğu” diyiverdi. Her şeyi söylemişti, şimdi babasının ona hangi ceza vereceğini düşünüyordu. Babasından gelen her türlü ceza ile razıydı. Annesi babasına göre daha ağır cezalar veriyordu.  İskender sırtını geriye yasladı, belinden altı patlarını çıkardı. Ceketinin cebinden bir pilot kalem çıkardı. Birisini bir eline diğerini öteki eline aldı.

 

”Seçenekler başlangıçta başlar. Bir kere seçtin mi? Bundan sonra her seçim senin için ayrı seçenek olur. Bugün bittiğinde geçmişte kalacak evlat. Hayatta geri getirilemeyen üç şey vardır. Birincisi sıkılan mermi, ikincisi ölüm, üçüncüsü geçmiş zaman. Şimdi seç bakalım silahı seçersen işlerimi öğrenirsin. Kalemi seçersen okumaya devam edersin. Unutma evlat sıkılan mermi geri gelmez ama yazılan yazı silinebilir” dedi. İkisi de birbirinin gözlerine baktı. Her iki seçenekte gelecekteki hayatına yön verecekti. Yavuz sol elini kaldırdı, silaha baktı. Elini kalemin üzerine getirdi ve yakınlaştırdı. Babası ona daha hiçbir şey söylemiyordu. Hangisinin doğru olup olmadığını yıllar sonra öğrenebilirdi belki hiç öğrenemezdi. Kalemden vazgeçip silahı tuttu. Babası gözlerini ondan alıp önce kalemi ceketinin iç cebine koydu sonra ayağa kalktı. Elinde silah odanın kapısına geldiğinde durdu. Kafasını geriye çevirmeden

 

”Yarın benimle geliyorsun evlat. Karne tatili boyunca benimle takılacaksın. Bu saatten sonra dışarıya çıkıp arkadaşlarında oynamak yok. Boş vakitlerinde babanın yanındasın” dedi. Yavuz’un yüzü gülümsüyordu ama babasından yüzünü kaçırmaya çalışıyordu. Sürekli babasının yanında olmak onun hoşuna gidecekti ama gerçeklerden haberi sonraları olacaktı. Babası onun neyi seçtiğinin farkındaydı, uyarmadı zaten uyarsa da anlamayacaktı. Odadan dışarıya çıktığında karısı karşısına çıkmıştı. Konuşmaları duymuştu fakat oğlunun cevabını bilmiyordu. Kadın İskender’in elindeki silahı gördü fakat sormaya cesaret edemedi. İskender ise ona gerçekleri bugün söylemeyecekti belki de ona hiç söylememeliydi.

Zampara'nın Ölümü kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 44 Bölüm

Kelime Sayısı:889

44 Bölüm

 

Köyün Acısı

 

‘’Ölüm akıncıları ve Robando onları anlat bari.’’ Borla evi çoktan terk etmişti fakat Kadran’ın söylediklerini duymayacak kadar uzaklaşmamıştı.  Birkaç gün sonra Kadran iyice iyileşti ve ayağa kalktı. Borla ona hikayesini anlattıktan sonra pek yanında durmuyor dışarıda kalıyordu sadece yatmak için eve geliyordu. Kadran ayaklandığında dışarıda kendisinin yokluğunda ne yaptığını merak ediyordu.  Dışarıya çıktığında Borla’nın hedef tahtaları yaptığı ortaya çıkmıştı.  Borla o geldiğinde masanın üzerindeki kağıtları katlayıp iç cebine koydu. Kadran

 

‘’Bana güvenmiyor musun?’’ diye sordu. Borla ‘’Aklın bu işlere henüz erecek düzeyde değil.’’ Diye cevap verdi. Kadran ‘’Bu hedef tahtaları neden koydun? Ok atmayı mı öğreteceksin?’’  Diye sordu. Borla ‘’Birçok amaç için koydum şimdi al’’ dediğinde tahta kılıcı ona doğru attı. Kadran kılıcı havada yakaladı fakat ağrılarını hissetti.  Borla ‘’Şimdi kılıç çalışacağız’’ dedi. Borla hedef tahtalarının yanına geldi.  Tahta kılıcının savurmaya başladı. ‘’İşte böyle savuracaksın’’ dedi. Ona birkaç savurma tekniğini gösterdi. ‘’Ne söylersem söyleyeyim devam edeceksin’’ dedi. Kadran dediklerini başı ile onayladı.

 

 

Birkaç gün sonra

 

Köyün acısı dinmişti. Köy artık nefes almıyordu. Alevler sönmüş kara dumanlar gökyüzüne süzülmeye devam ediyordu.  Yıldırımların koptuğu bir zamanda gündüzü geceye çeviren Dron atlıları kâbus gibi köyün üzerine çökmüşlerdi. Akıncıların savaşı kaybettiği şu dönemde, Dron atlıları ve Favaria şövalyeleri onlara bağlı köyleri yağmalıyorlardı. Ebukhazef köyü onlara bağlı köylerden birisi değildi, hiçbir zaman öyle olmamıştı fakat yağmadan nasibini diğer köyler gibi almıştı.  Yağmada elde edilen ganimetlere el konuluyor, elde ettiklerini insanları köle pazarlarında satıp kendilerini geçindiriyorlardı. Dronlar böyle yapmasa da Favaria şövalyeleri bu yöntemi izliyordu.

 

Bretonaskalar zaferin tadını çıkartıyorlardı. Onların da bu savaşta ağır kayıpları vardı fakat kazanmışlardı. Önlerinde güç ve para ile satın alamadıkları Akıncıların sonlarını getirmişlerdi.  Ölüm Akıncılarının tamamen yok edilememesi krallığı biraz rahatsız ediyordu. Geriye kalan kişilerin en güçlü olduğu düşünülüyordu. Eğer bu dünyada ölmediysen umutlar asla tükenmezdi. Hayaller çok uzak kalabilirdi fakat onları gerçekleştirmek için bir parça umut her zaman olacaktı. Siyah atlı ağır hareket ederek gidiyordu. Yere bir adam daha düşmüştü. Adam nasıl kesildiğini bile anlamamıştı, ayağa kalkamıyor ve giden atlının arkasından bakıyordu. Ona ölümcül darbe vurmamıştı yavaşça ölmesini istiyor gibiydi. Onu öldürmek için bile vakit harcamak istemiyor gibiydi.

Dron yine de ona sorması gereken bir sorusu vardı. Geriye dönüp onun canını alabilirdi bunu sormadan anlayamazdı. Bildiği tek bir şey vardı. O atlı kendisinin yaşadığını biliyor oluşuydu. Kafasını yerden kaldırdı ve sordu.

‘’Kimsin sen?’’ diye sordu. Atlı atını durdurmadan yoluna devam ederken omzunun üstünden kafasını geriye doğru çevirdi.  Başındaki kukuletası yüzünü kapatıyordu adam hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi değildi. İnsan formunda olan canavar olabilirdi.  ‘’Benim kim olduğumu bilseydiniz buralarda dolaşmazdınız. Buraların gerçek sahibinin kim olduğunu bilmiyor musunuz yoksa unuttunuz mu?’’ diye sordu. Dron’un gözleri bir anda fal taşı gibi açılmış kalp atışları hızlanmaya başlamıştı. ‘’Katiller katili!’’ diye mırıldandı.

‘’Sen yaşıyorsun!’’ demişti. Borla ona cevap vermedi. Dronlar onun yaşadığını yeni öğrenmişlerdi ama neden geri döndüğünü bilen yoktu. O birkaç gün önce doğan bir çocuk için doğduğu toprakları ziyaret etmişti fakat Dronlar ondan önce davranmışlardı. Köyde üst kurmaya çalışan bütün Dronları ağır yaralamıştı biri dışında hepsi için kaçınılmaz ölüm gerçeğin ta kendisiydi. O köyü terk ederken Dron ayağa kalktı ve yerden kılıcını aldı. Göğsünde açılmış yaraya bastırdı. Borla atını durdurdu. ‘’Yaşaman için sana şans veriyorum. Beni durduramazsın’’ dedi. Dron

‘’Eğer kaçarsam benim izimi sürer ve bizlere ulaşırsın’’ dedi. Borla ‘’Akıllısın yeterince değil. Sizden birini konuşturmadım burada sizi bulurken. Sen ve diğerleri olmadanlar diğerlerinin bulabilirim. Ben sana hem yaşama hem de arkadaşlarına haber verip uyarma şansı veriyorum. Eğer bunu yapmazsam siz bana karşı yeterince hazırlanamazsınız ve sizi hazırlıksız yakalamak bana zevk vermez’’ dedi. Borla ölü Dronları geçip giderken ‘’Hazırlıklı olun geleceğim ve hepinizi öldüreceğim benden aldığınızı geri alacağım. ‘’ dedi. Dron kendi yoluna devam etti ikisi de birbirinden ters istikamete doğru yol olmaya başlamıştı. Takip edilmiyordu ama bunu söylediği an öldürebilirdi yine de diğer Dronların bunları bilmeye hakkı vardı.

Yıllar sonra ismini söylemekten keyif alacağına biliyordu ama söylememişti. Yaşayan varlıkların onun ismini duyduğunda içlerinde beliren ürpertiyi hissedebiliyordu. Bu isim onu mutlu ediyordu. Diğer varlıkların ona bakış açısını umursamıyordu. Atını oldukça yavaş kullandığından köye ancak varabilmişti. Geç kaldığını biliyordu o yüzden acelesi yoktu. Köyün içinden devam ederken burada artık yaşamın olmadığını görebiliyordu. Evler harap olmuş hala ince dumanlar moloz yığınlarının arasından çıkıyordu. Köyün alev sıcaklığı devam ediyordu. Yanan sadece evler değil insanlar ve hayvanlardan. Et ve odun kokusu birbirine karışmıştı. Köyün içerisinde biraz ilerledikten sonra atını durdurdu ve atından aşağıya indi. Atının boynunu okşayarak ceplerinden yemiş çıkardı, ona yemiş yedirdi. Ona karşı sırtını döndü. Evi bulmuştu, ağır adımlarla eve doğru yürüdü. Ev tam anlamıyla yıkılmamıştı ama harabeye dönmüştü, temeli ve duvarları bazı yerleri duruyordu. Dumanlar halen çıkmaktaydı. Evin tam önüne geldi harap olmuş evde bir şey bulacağını zannetmiyordu fakat gözlerini kapattı. Kulaklarına bebek sesi geldi.

Ebenin doğuran kadına erkek olduğunu söylemişti.  Dron atlıların sesi geliyordu. Evi telaş basmıştı. Kocası ormanda idi. Borla şimdi daha iyi anlıyordu az önce geçtiği adamın Dronlarla neden iyi dövüştüğü bu onun oğluydu. Onun izinden neredeyse bütün dövüşü gözlerinde canlandırmıştı. Ebe diğer kadınların apar topar çıktığı ve kadını orada bıraktığını görmüştü. Kadın apar topar çocuğunu sarmıştı. Yangın bütün izleri yok edememiş yağma sırasında ateşe verilen köyde yağmurun bir anda bastırması ile köyün tamamı yanıp yok olmamıştı.  Borla geçmişe biraz daha baktı. O yeni hamile olduğundan o bırakıp gitmişlerdi. Kadın bütün olumsuzlara rağmen çocuğunu ve kocasını düşünüyordu. Güçte olsa ayağa kalkmayı başarmış ve sırtına bir şeyler geçirmişti. Dronların eve girmesi kadını öldürüp elinden çocuğu almaları görmüştü. Burada daha fazla vakit kaybedemezdi şimdi çocuğu nereye götürdüklerini bulmaktı.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 43 Bölüm

Kelime Sayısı:776

43 Bölüm

 

O Gün Doğan

 

Gökyüzünde yırtıcı kuşlar dolaşıyordu. Bir dan fazla çeşitleri olan kuşların bir arada sürü halinde dolaşması görülecek bir şey değildi, sanki bir şeyleri önceden sezmiş gibiydiler. Savaşın kokusunu alıyor gibiydiler. Savaş onlar için bir veli nimetti. Zor şartlar altında yaşanılan bu topraklarda av bulabilmek en az insanlar kadar zordu.  Rüzgâr esmeye başladığında şeleğine son odun parçalarını doldurmuştu, gökyüzü gitme vaktinin geldiğini yıldırım ile bildirmişti. Sırtına şeleğini geçirmeden önce odunların üzerini bezle kapladı. Sırtına şeleği geçirip geri dönüş yolunu tuttuğunda kararmakta olan hava yere yıldırım düşmesiyle birlikte bir anda aydınlanmış gözlerini kamaştırmıştı. Bir anlıkta olsa önünü iyi görmesine yardımcı olmuştu. Yıldırım çok yakın yere düşmüştü. Yağmur bulutları gökyüzünde birbirini sıkıştırırken ilk damlalarını yüzüne vurmuştu. Attığı adımları daha büyük atmaya başladı.  Evi çok uzakta değildi yağmurun şiddetli yağacağını tahmin ediyordu. İkinci yıldırım çakmadan önce hissetmiş ve eli ile gözünü kapatmıştı. Ormanda ağaçlar sıkı değildi yolunu rahatlıkla buluyordu. Yağmur yağıp yolu bataklığa dönüşmeden çıkmalıydı buradan. Yeni düşen yıldırım daha uzağa düşmüştü fakat ağaçların devrildiği hissetmişti. Orman yanmaya başlamıştı. Adımlarını daha sıkı ve hızlı atmaya başlamıştı.

Yanan yer kendisine uzak değildi yağmurun şiddeti yangını durdurabilirdi. Üçüncü yıldırımın gelip gelmeyeceğini gelirse başına düşüp düşmeyeceğini bilmiyordu. Hızlı adımlarla köyün yolunu arşınlamaya başladı. Yağmur daha fazla yağmaya başlıyordu. Patika yol yerine kestirmeden gitmeyi tercih etmişti. Yağmurun şiddetlenmesi toprağın yumuşamasına ve hızının azalmasına yol açacaktı. Kuşlar bağrışarak ilerliyordu. Yeryüzü iyice kararmıştı önünü bazen görmekte zorlanıyordu. İkindi vakti havanın bu kadar kötüleşip kararabileceği tahmin etmemişti. Yukarılarda bir şeylerin ters gittiği belli idi. Aslında bugün dışarıya çıkmak hiç istemiyordu fakat annesi onu kapı dışarıya etmişti. Yakılacak oduna ihtiyaç vardı karısının yine sancıları tutmuştu. Doğum zamanı çok yakındı. Sancılarının başladığı zamanda yine dışarıya çıkmaya başlamıştı. İki gün önce sancısı tuttuğunda kadınlar sıcak suyu hazırlamış fakat çocuk gelmemişti. Bugün dışarıda epey vakit geçirmişti. Üçüncü yıldırım köyün yakınlarına düştüğünde adımlarını daha da hızlandırmaya başladı. Odunları ıslanıyordu evde yeterince kuru odunun olduğuna inanmak istiyordu. Islakları yakmak epey zaman alacaktı.

Köye yaklaşmaya başladığında kadınların çığlıklarını duyuyordu. Bunlar sevinç çığlıkları değildi. Şeleği ve toprak hızını arttırmasını engellese de o en hızlı hali ile yürüyordu. Köye yaklaştıkça çığlıklar artıyor at sesleri ve kılıç seslerini duyuyordu.  Orman tamamen seyrekleşmeye başladığında köy ateşle parıldıyordu. Zırhlı atlı askerler köylüleri doğruyorlardı. Yıldırım gerçekten köye düşmemişti ama köyün bu halini görünce keşke yıldırım köye düşseydi diye geçirdi içindi. Gördüğü manzara şokunu atlattıktan sonra şeleğini yere bıraktı koşarak evine doğru evine ilerledi. Yanlarından geçtiği evlerden alevler yükseliyordu. Atlıları görebiliyordu ne krallık askerlerine ne de haydutlara benziyorlardı. Daha önce görmediği türden zırh giyiyorlardı. Yanlarından geçtiği evlerden alevler yükseliyordu.  Kendi sokağına geçtiğinde Yeşil pelerinli Dron atlıları evine giriyorlardı. Etrafına bakındı evlerin birinin önünden bir odun parçası aldı. Atlılardan bir tanesine fırlattı Dronu atından düşürmüştü. Dronlar atından düşen arkadaşlara bakmışlardı. Köyü talan etmek için geldikleri köylerden biraz daha farklıydı. Kayıpsız birçok köyü yağmalamışken bu köyde birkaç Dron ölmüştü. Atlarını onun olduğu yöne çevirdiler bu köydekileri hafife almaları ile hata etmişlerdi ve bir tanesi atını ona doğru sürmüştü.

Adam eline bir tane daha odun aldı.  Kılıcını savurarak ilerliyordu adam odunu atın ayağa fırlattı. At ayağına çarpan odun yüzünden sendeledi yere düştü bu sırada Dronu onun altında kalmış olsa da kurtulmayı bildi fakat başında adamı görmüştü. Adam onun başına taşla vurarak ezdi ve onun kılıcını aldı.  O sırada iki Dron evinden çıkmış ve ellerinde çocuk olduğunu görmüştü. O kendi çocuğu idi sevinç ile üzüntüyü aynı anda yaşıyordu. ‘’Bırakın çocuğumu!’’ diye bağırdı. Bu sefer üzerine iki kişi geliyordu. Bebeğini kaçırıyorlardı. Adam evin bahçesine geçti. Evin içerisine girmeden kapıyı açtı ve kılıcı aldı. Dronlar onun üzerine sürdü atladı. Onlar yaklaştığında kılıcını onlara savurdu. Birini karnından ağır kesik almıştı. Diğeri ise yanından geçip gitmişti.  Kolunda ve sırtında sıcaklık hissetmişti ve ardından gelen acı. Kolunda ve sırtında derin kesikler vardı.  Adam arkasına döndü Dron onun tekrar üzerine giderken o sırada sırtına ok saplanmıştı. Adamın daha gücü kalmamıştı kılıcı yere indirdi. Üzerine gelen Dron ona bitiriş vuruşu yapmak için geliyordu fakat adam son anda kılıcı kaldırıp tüm gücüyle savurdu ve yere düştü. Dron’ın karnından yarık açmış ve yere düşürmüştü. Onu da öldürmeyi başarmıştı. Üzerine gelen üç Dronu da öldürmeyi başarmıştı. Evin çitinden tutunarak yukarıya kalkmaya çalıştı.  Bir kez olsun çocuğunu görememişti. Çitlerden tutunarak ilerliyorlardı. Bir Dron daha atını onun üzerine sürmeye başlamıştı. Adamın gücü kalmamıştı. O sırada garip bir ses duydu ve Dron atını durdurdu geriye çevirdi. Adamla uğraşmaktan vaz geçmişlerdi. Adam Çitin üzerinden atlayıp yola düştü sürünerek ilerlemeye çalışıyordu gözleri kararmaya ve bir süre sonra görmemeye başladı artık hareket ettiğini dahi hissetmiyordu.

 

Sessizlik oluştuğunda Kadran ‘’Eee sonra?’’ diye sordu merak etmişti. Borla her zamanki gibi en heyecanlı ve en hüzünlü yerinde kesmişti. Borla ‘’Buraya kadar’’ dedi ve yerinden kalktı. Kadran ‘’Dronların elinden babamın elimin nasıl geçtim.’’ Diye sordu. Borla cevap vermedi ve oradan uzaklaştı.

 

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 42 Bölüm

Kelime Sayısı:737

42 Bölüm

 

Doğarken Kaybeden

 

Borla ara sıra Kadran’ın ailesinin mezarına gitmesine izin veriyordu. Gündüzleri eğitimle geçerken geceleri avlanmaya gidiyorlardı, ayrıca Borla ormanın içinde açtıkları alana tarla yapmıştı bazı sebzeler ekmişti.  Bazı günler eğitim yaptırmıyor ağaç kesiyorlardı başka bir düşüncesi daha vardı.  Borla bu sürede hemen hemen her gün onu ağaca çıkartıyor bütün ağaçlara çıkarmayı onu öğreniyordu. Kesilen ağaçlardan başka bir duvar yapmaya başladıklarında Kadran bu boş duvarın ne olduğu anlayamamıştı.  Sorulan her soruyu yanıtsız bırakmasına rağmen Kadran ona soru sormaktan çekinmiyordu. Meraklı ama sabırlı çocuktu.  Kadran henüz öğlen olmamışken Borla kılıcı masanın üzerine koydu. ‘’Hadi al bakalım’’ dedi. Borla kendisi tahta kılıcı aldı.  Kadran masanın üzerindeki kılıcı alır almaz Borla ona kılıcını savurdu. Kadran ani hareketle kılıç saldırısından kurtulmayı başlardı. Borla masanın üzerinden atlayıp Kadran’ın karşısına dikilmişti. ‘’Göster hünerlerini’’ dedi. Kadran hızlıca kılıçla saldırdı Borla kaçmaya başladı. Kadran durmadan saldırıyordu farklı saldırılar hiçbirini ona denk getiremiyordu.  Borla kılıcını savurdu Kadran kendisini kılıcı ile savundu fakat saldırının şiddetinden dolayı yere düşmüştü, çabucak ayağa kalktı. Kılıcını yeniden savurdu bu sefer kafasına nişan almıştı.

Borla kılıcın altından hızlıca arkasına geçti ve ayağına tekme atarak onu diz çöktürüp ikinci tekmesini sırtına atmıştı. Kadran acı içerisinde yere yığılmış daha da kımıldayamıyordu. Borla onun kafasını toprağa sıkıştırdı. ‘’Sanırım birkaç kemiğini kırdım.’’ Dedi. Onu üstü çevirerek ‘’Birkaç tanesini daha kırmam gerek seni taşıyabilmem için’’ dedi. Kadran acıdan ne dediğini anlayamıyordu. Borla bunu bildiği için uygulamaya geçti ve onu yan yatırdığı yerden sırtındaki birkaç kemiğini daha kırdı. Sırtında taşıyabilecek durumda sırtını esnetmişti. Onu sırtına alıp eve götürdü. Yüz üstü yatağa yatırdı. Kadran daha fazla acıya dayanamadan bayılmıştı.  Bütün gün boyunca kırılan kemikleri tekrar kırıp doğru kaynamasına yardımcı oluyordu. Kadran kemiklerinin her kırılışında bağırıyor acıya dayanamayıp bayılıyordu. Borla onun fazla ses çıkarmaması için ağzını dal parçasını tutturup sıkıca bağlamıştı. Bazen buna rağmen sesi çıkıyordu.

Birkaç güç öylece kaldı. Borla bakımını üslendi ara sıra gözlerini açsa da genelde baygın bir haldeydi.  Borla ona çorba yapmıştı, çorbayı sehpanın üzerine koydu. Çorbanın rengi yeşildi üzerinde asit kabarcıkları balon gibi patlıyordu. Kadran’ın gözünü iyice açmıştı. Borla kahkaha atarak Kadran’ın burnunu tuttu. Kadran ağzını kapatmıştı, nefesi azaldığında ağzını açmak zorunda kalmış ve Borla ona ilk kaşığı ağzına sokup çorbayı tattırmıştı.  Kadran tükürmek istedi fakat Borla ağzını tutmuştu. ‘’Sevsen de sevmesen de içeceksin bu çorbayı ölü otundan geyik kemiği suyundan ve biraz mercimek kullanarak yaptım. Tadı berbattır içini yakıp kül eder fakat kemiklerini iki günde kaynaştırır.’’ Dedi.  Kadran zorla içmeye çalıştı fakat tekrar ağzından aktardı bu sefer Borla ağzını tutmamıştı.

Onun bu hali yeni kahkaha attırmıştı. ‘’İçmezsen kemiklerin güçlenmez eğer güçlenmezsen isen nasıl dünyanın en iyi kılıç ustası olacaksın? Ayağa bile kalkamıyorsun neredeyse hiçbir yerini oynatamıyorsun içmezsen altını temizlemem kendi pisliğin önce kıçını sonra da bütün bedenini çürütür ölürsün.’’ Dedi. Kadran

‘’Beni kurtarmasan zaten ölecektim anlattığından daha acısız bir şekilde’’ dedi. Borla ‘’Orası belli olmazdı eğer boynun kırılmasa boğularak ölecektin bu da acı ölümlerden birisi yavaşça ölmek. Şu an ki durumundan daha hızlı olacağı aşikâr’’ dedi. Kadran Borla’nın gözlerine baktı. Kaşığı ağzına yaklaştırırken bu sefer ağzını açmış ve dışarıya atmamıştı. Yüzünü buruşturdu dışarıya atacak gibi oldu fakat kendini tutup hızlıca yuttu. Borla gülümsedi. ‘’İşte böyle dünyanın en iyi kılıç ustası olmak istiyorsan önce ayağa kalkmalısın’’ dedi. Kadran ‘’Onunla neden dövüşmedin ve Panoz’u neden verdin?’’ dedi. Borla

‘’Panoz’u vermeseydim dövüşmek zorunda kalacaktım. Akasele ortaya çıkmış ise istediğini almadan geri dönmez. Panoz’un onun tarafından eğitilmesi daha iyi ileride Akasele’nin bana rakip olması gibi Panoz’da ileride sana rakip olacak’’ dedi. Kadran ‘’Bana halen istediğim şeyleri anlatmadın. O gün doğduğumda oradaydın neler olduğunu bilmek istiyorum. Ben neden senin için önemliyim?’’ diye sordu. Borla ‘’Hepsini teker teker anlatacağım’’ dedi. Kadran ‘’Şimdi mi?’’ diye sordu. Borla ‘’Seninle ilgili kısmını’’ dedi. Borla daha sözüne başlamadan Kadran ‘’Gazeteleri okurken önce kötüler ile yazılanları okuyorsun kötüler ve iyiler kim?’’  Diye sordu. Borla ‘’Bu durum çok karmaşık ama basitçe anlatacağım.’’ Dedi ve durakladı söze bir yerden başlamalıydı ve en uygun yeri kafasında düşünüyordu.

 

‘’İyiler ve kötüler çok daha karmaşık bunu sonra anlatacağım. Önce sana senin hakkında bahsetmek istiyorum. Sen Ölüm akıncılarının Bretonaska’ya yenildiği gün doğdun. Doğduğun gün bir fırtına vardı. Baban ormandaydı ve annen yatağında sancısı vardı. O sırada Dron atlıları köye varmadan önce doğumun gerçekleşti fakat Dron atlıları geldiğinde ise çok geçti.’’ Dedi. Kadran ‘’ O güne ait her şeyi anlat bana. Borla

 

O gün doğan

 

Bulutlar bir araya toplanmış gökyüzünün bütün berraklığını kaplamışlardı. Onların birleşmesi havanın kararmasına sebep olmuştu. Henüz gündüz olmasına rağmen havanın bu ani değişimi ve kararması yağmur beklentisini oluştursa da yer yüzünün kararması pek alışık durum değildi.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın